|
Aziz Azad Dural
Hepimiz hayatlarımızda bizleri saran güvenlk duvarlarının içinde, koşulları denetleyebildiğimiz ölçüde mutluluk adacıklarında yaşamaya çalışırız. Bu koşulları denetleyemediğimiz zamanlarda hayal kırıklıklarının bizim kapımızı sık sık çaldığından dem vururuz. Oysa bütün sorun bu mudur? Hepimiz kendimizi toplumsal ve bireysel kalıplara sokarak yaşarız.
Doğduğumuz günden itibaren bizler için belirlenmiş rollere uyum sağlamaya çalışırız. Roller binlerce yıl içinde evrilerek toplumsal normlar halini alır. Her birey toplum için birşeyler üretmek zorundadır. Birey toplum için toplum birey için vardır yanılsamasını hayata gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren görmeye başlarız. Bizi besleyenler bizimle iletişim kurmaya çalışır. Bizler ise o koca bilinmezlikte dikkatimizi çekmeye çalışanlara bir tepki veririz. Rahatımız kaçmıştır 9 ay boyunca durduğumuz o sıcak ortamın dışına alınmışızdır. Yapabileceğimiz en iyi şey ağlamaktır. Avazımız çıktığı kadar yüksek sesle haykırırız.
Yaşamın koridorlarında ilerlemeye başladıkça sosyalleşme denen büyük baskının tadını alırız. Koşullu hayatın ne demek olduğunu öğreniriz. Okula gitmemiz gerekir. Hayatın ne olduğunu kavrayacağımız öngörülmüştür. Yıllarca asla kullanmayacağımız bilgileri istif ederiz beyin yarıkürelerimize. Dahası toplumun bize en iyi dikte ettirdiği şeylerden biri de çok kültürlülüktür. Bunların hayatta kalabilmenin ya da üretmenin aracı olabilmesinin öğretilmesi yerine bilgi üzerine söz ebeliği yapabilecek bir dönüşüme sokuluruz. Ardından entelektüel oluşumuzla övünürüz. Oysa toprağını ekip kışın yiyeceğini hasad eden bir köylüden çok daha azını biliriz hayatta kalmak ve hayatı anlamak konusunda.
Hayata tutunduğumuz her alanda olabildiğince kendi güvenliğimizi ön planda tutarız. Güven içinde oturacağımız evleri seçeriz. Kendi benlik imgelerimizi destekleyecek ilişkilerin peşinde koşarız. Bizi rahatsız etmeyecek kendi öz güvenimizi sarsmayacak küçük hedeflerden oluşan bir hayatı yaşamaya çalışırız. Kendi güvenli alanımızı bırakabilmeyi denemek olaibldiğince büyük bir eylemdir.
Toplu yerleşik hayata geçtiğimiz dönemlerin sonrasında olabildiğince kendimizden kopuşumuzu hızlandırdır. Ilkel toplumlarda bireylerin ergenliği 12-13 yaşlarında olurdu. Bu yaşlarda erkek çocukları ölüm kalım savaşı verebilecekleri bir av ya da göreve gönderilirdi. Kız çocukları ise ilk adetleri ile artık çocukluk kavramını bırakırlardı. Çünkü doğanın onlara verdiği en büyük nimet olan doğurabilme olgunluğuna erişmiş olurlardı. Böylece bireyler kendilerine kendilerini kanıtlarlar ve topluluk içinde yeni rolleri/sorumlulukları alabileceklerini kendilerine ispat ederlerdi. Çocukluktan ergenliğe geçme erginlenme bu biçimde başarılırdı. Günümüzde bunun oldukça basit ve oldukça özünden uzaklaşmış örneklerine tanık olmaktayız. Bu tip bir meydan okuma bireyin hayat ile ölüm aralığında galip olması ya da yenilmesi ile sonuçlanırdı. Sonuçta gücünü ispat edebilen birey ayakta kalırdı. Yenik düşmenin ölmek olduğu ergen oluş edimlerinden koptuk. Bu biçimde günümüzde yetişkin olamayan yetişkin olmayı beceremeyen erkekler ve kadınlar toplulukları ile gelişen çarpık hayatların tanıkları olduk. Çünkü birey kendisini ebeveynlerinden kopartamamakta ve kendi egemenlik alanını bir sınama ile kazanamamaktadır. Doğumla gelen şizofrenimizin bir kez daha kemikleşmiş ve derinleşen bir yanı daha ile yüz yüze gelmiş oluyoruz.
Kendi gerçekliğimizi toplumsal talepler ve içsel itkilerimizin sürekli çatışması ile ortaya koymaya çalışırken bu şizforeni oldukça ağır etkilerini sergilemeye devam eder. Kişisel gelişim diye tanımlanan tüm uygulamaların temelinde bizim içsel doğamızın ortaya çıkarılması hedeflenmektedir. Buna ulaşabilmek düşünülenden çok daha zordur ama bir o kadar da kolay. Günümüz toplumsal yaşantısının dayattığı tüketilebilir gerçeklikler hemen hemen herşeye olağanüstü hızlı ulaşabilmenin yollarını açar. Ama bu ulaşabilmelerimizin kolay olmadığı yegane alan kendimiziz. Çünkü kendi benliğimiz yılların travmaları ve saptırmaları ile kendimize kişiliğimiz demeye çalıştığımız bir imgeler bütününe tutunma çabamızdan ötürü sürekli bizden uzaklaşır. Biz sürekli onunla aramıza engeller inşa ederiz.
Asıl doğamız dediğimiz olgu aslında bizler doğduğumuzda sahip olduğumuz bozulmamış yapımızdır. Yıllar içinde bunu hem bedensel hemde zihinsel olarak yitirmeye başlarız. Deformasyonumuz kamburlaşma, aşırı kilo alma veya zayıflık, aşırı duygusal tepkiler vs olarak hayatımızda yer almaya başlar. Ilerleyen yaşlarda zamanımızın ve paramızın büyük bir kısmını da bu dezenformasyonu düzeltmeye harcamaya başlarız. Sağlığımızı korumak herşeyden önce gelmeye başlar.
Aslında bütün sorunlarımızın kökeninde yatan tutunduklarımızı bırakmayı istemememiz gerçeğidir. Kölesi haline geldiğimiz işlerimiden kendimizi kurtaramayız, toplum içinde bir statü edinme ve bunu koruma endişelerimizi bırakamayız, kendimizi sürekli birilerine sevdirmek ve sevilme ihtiyaçlarımızı beslemekten kurtaramayız. Bırakabilmek başlı başına bir meydan okumadır. Kişinin kendi benliğinin sınırlarının içindeki bir çok şeyi bir daha geri dönmemek üzere geride bırakabilmesidir. Onun kendisini özgürleştirme yolundaki adımlarıdır. Kendisini gerçekleştirmekte ayak bağı olabilecek herşeyi bırakmaktır. Bağımlı ilişkiler, toplumsal kaygılar, gelecek düşüncesi ve geçmişin tüm baskılarını geride bırakmaktır. Kendi güvenlik alanlarımızın içinden çıkmaya cesaret etmemizdir. Bu çıkış gerçek doğal yapımızın filizlenebileceği en uygun ortamı yine kendimize kendimizin verebileceğimizin göstergesidir. Kendimizi yeniden inşa etmede dilediğimiz araçları dilediğimiz yollar ve kendimize en uygun biçimde seçebilme özgürlüğümüz demektir. Başkalarının yönlendirmeleri ve beklentileri olmaksızın kendi kabuğumuzdan ayrılıp küçük adımlarla kendimiz olmaktır.
|